Ben ZEYTEENIA;


Toprağın bereketi, güneşin cömertliği ve tutku dolu bir aşk, bir anlam arayışıyla var olmuş bir yerim. Ve sana söyleyebilirim ki yemek, hiçbir zaman sadece yemek değildi. Bunu hatırlatmak için varım.


Her sofranın, kendine has bir hafızası ve kültürü var. Gastronomi dünyasında da yükselen bir yaklaşım, immersive dining; bu, sofranın kendini yeniden hatırlama biçimi.


Masaya oturduğun ilk anda zaman değişiyor. Işık yumuşuyor. Bir ses, fark etmeden kalp ritmine eşlik etmeye başlıyor ve daha ilk lokma gelmeden, sen çoktan bir hikâyenin içine giriyorsun.

Ben, bunu çok iyi bilirim. Çünkü benim sofralarımda her şey bir anlatılamayana da atfedilmiş, gülümseyen bir histir.


Immersive dining yaklaşımı, yemek yemeği doymanın ötesine taşır. Onu bir sahneye dönüştürür, servis bir koreografidir, ışık bir duygunun rehberi, müzik; özlediğin bir anın sesi!


Ya tabak? Tabak, yalnızca lezzet taşımaz ki! Bir an taşır. Bir duygu. Bazen bir heyecan, bazen hiç yaşanmamış bir hayal.

Ama burada ince bir çizgi var; eğer hikâye ve lezzet yarışırsa büyü bozulur. Çünkü gerçek deneyim, gösteride değil; duyuların birbirine değdiği o kusursuz uyumdadır.


Bu günlerde insan, kaçarak değil, dönüşerek nefes alabildiğini anladığı zamanlarını yaşıyor.


Bugünün insanı ekranlara bakarak yaşıyor. Ama hissetmeyi, hayattan keyif almayı özlüyor. Bu yüzden immersive dining, bir kaçış gibi görünse de aslında bir geri dönüş. Kokuya, temasa, varlığıyla bulunduğu anına, gerçek zamana.

Doğanın içinde kurulan sofralar ya da bir şehrin ortasında, ışıkla yeniden yazılmış bir gecede. Eğer içine sinmişse, sana kendini iyi hissettirir ve seni sana geri getirir.


Ben ZEYTEENIA, gastronomik bir mücevher olarak sizinle temas ediyorum, benim için gastronomi, bir deneyim, bir ritüeldir.
Hikayemle, saklı hikayelerinizi başlatırım.


Immersive dining mi?

Ben onu yıllardır yaşıyorum.
Sadece adı yeni kondu.


Sevgilerimle…